3 Eylül 2013 Salı

O paraya ülke kurulur!


İspanya La Liga ekiplerinden Real Madrid, transfer rekoru kırarak, İngiltere ekibi Tottenham Hotspur'a, Gareth Bale'in bonservisi için 100 milyon avro ödedi. 6 yıllık sözleşme imzalanırken, Bale'in maliyeti 200 milyon avroyu buluyor.

100 milyon euro civarındaki rekor bonservis bedeli ile birlikte 6 yıllık maliyeti 200 milyon euro'yu bulan genç yıldız için Bernabeu Stadı'nda bir tören düzenlendi.
Törende ilk sözü alan Real Madrid Başkanı Florentino Perez, hem Tottenham'a hem de "Real Madrid'de oynamak istiyorum" diyerek transferin gerçekleşmesine katkıda bulunan Gareth Bale'e teşekkür etti.
Ardından mikrofonun başına geçen Bale de Real Madrid'de oynamanın kendisinin hayali olduğunu söyledi. Genç yıldız yeni takımına katkıda bulunmayı umduğunu da sözlerine ekledi.  Konuşmaların ardından Başkan Perez ve Bale, 11 numaralı forma ile basına poz verdiler. Gareth Bale bunun ardından yeni formasını sırtına geçirerek, tribünlerde kendisini bekleyen Real Madrid taraftarlarının karşısına çıktı.
Bu futbol mu?
Avrupa'nın en büyük ülkelerinden birisi olan İspanya'da ekonomik krizin etkileri hala hissediliyor. Ülke gençliğinin %50'sinden fazlası işsizlikle savaşıyor. İspanya'nın kentlerinde gençler ve işçiler sokaklarda seslerini duyurmaya, karınlarını doyurmaya çalışıyor.
Ancak böyle bir sorun, bir kaç ay önce 24 yaşına giren Gareth Bale'in başına gelmeyecek. Maaşını da hesaba kattığımızda 200 milyon avroya yakın bir rakam ortaya çıkıyor. İspanya'da geçim sıkıntısı yaşayan bir çok insanın hayal edemeyeceği bir para bu.
Boyalı basının sevdiği bu astronomik rakamları gördüğünüzde canınız acıyor mu? Böyle bir şey ahlaklı mı? Barcelona Teknik Direktörü Gerardo Martino, geçtiğimiz Cumartesi günü, Katalonya'da yaptığı basın toplantısında bu transferin "böyle bir ekonomik durumda saçma" olduğunu söylemişti. Gerardo aynı zamanda konuşulan rakamların, bütün dünyaya saygısızlık olduğunu da belirtmişti. 
Elbette Lionel Messi'ye haftada 245,000 sterlin veren, 49 milyon sterlini Neymar'a harcayan ve yıllardır reklamsız olan formasına reklam alarak yılda 25 milyon sterlini Katar Havayollarından alan bir kulübün teknik direktörü olarak bu eleştiriler çok da gerçekçi olmuyor. Bu da futbolun gerçeklikten uzaklaştı mı sorularını gündeme getiriyor. 
Öte yandan, İspanya'da profesyonel futbol kulüplerinin şu anda 4.1 milyar avro borcu ve 663 milyon avro vergi borcunun olduğunu söylemekte fayda var.
Bu arada, 2001 yılında Real Madrid'in Madrid Şehir Meclisi'nden aldığı kıyağı da es geçmemek gerekiyor. Türkiye'de olduğu gibi, İspanya'da da devlet kulüplere müdahale ediyor, sermaye futbol pastasından büyük parçayı almak için harıl harıl çalışıyor. 2001 yılında, Madrid Şehir Meclisi, Real Madrid'in anternman tesislerini 206 milyon sterline alarak, Florentino Perez'in ikinci Los Galacticos dönemini başlatmasına ön ayak oldu. O paranın kulüp kasasına girmesiyle, Kaka'ya 60 milyon sterlin, Ronaldo'ya da 80 milyon sterlin harcandı.
Avrupa futbolu için sürekli aynı şey söylenir; "Önemli olan yeşil saha içerisinde olanlardır, etrafındaki sokaklarda olanlar değil." Sanırım bu anlayış, futbolun profesyonelleşmesiyle ortaya çıkan ve futbolu halktan koparan anlayışın ürünü ve ne yazık ki hakim düşünce sistemi.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

'Kötü oyun, kritik galibiyet'


Fenerbahçe, Cumartesi günü sahasında Eskişehirspor’u ağırladı. Sezonun başlamasıyla birlikte büyük bir hayalkırıklığına neden olan sarı lacivertli takım sahaya çıktığında, taraftarlar dizilişin değişmiş olması nedeniyle birazcık heyecanlandı... Heyecan 5. dakikaya kadar sürdü.

Fenerbahçe 4-4-2 dizilimi ile farklı bir şey deniyordu sahada ancak oynanan futbol açısından hiç bir şey değişmemişti. Takım 4-4-2 gibi duruyordu lakin orta sahadaki dörtlünün kanatları sürekli içe kat ediyordu. Hücumda bütün iş, iki kanattan bindirecek Caner ve Gökhan’a kalıyordu. Açıkçası kim ne yaptığını bilmiyordu. Kafası kesilmiş tavuk gibi bir oraya bir buraya koşturdular. Yani burada dizilişin değişmiş olmasının önemsizliği ortaya çıktı. Takımda yine ne bir hücum planı ne de bir hareketlilik vardı. Öte yandan, takımın en teknik oyuncusunun Bruno Alves olması, Fenerbahçe’nin topu hücum alanına taşımasını engelliyordu. Fenerbahçe ne kanatları kullandı ne de göbekten top taşıdı üçüncü bölgeye. Sürekli bahsedilen kadro mühendisliğinden dem vurmak istemiyorum ancak aynı tip orta saha oyuncularıyla bu kadar oluyor demek ki. Hücum planı, Fenerbahçe topu ileriye taşıyamadığı için sürekli defanstan üçüncü bölgeye top şişirerek pozisyon aramak zorunda kaldı.

Fenerbahçeliler o kadar statik oynuyordu ki taraftar uykuya daldı, daldı, daldı... Ta ki 34. dakikaya kadar. 34. dakikada, GFB adlı yandaş grubun haricinde bütün stat, direniş sloganlarını attı. Hem televizyon başındakileri hem de tribünleri heyecanlandırdı bu sloganlar. Sıkıcı maçın en güzel dakikaları yaşandı ilk yarı bitene kadar. Hem GFB adlı grubun ıslıklanması hem de sloganlara hep bir ağızdan eşlik edilmesi, bilinçlenen tribünlerin boyun eğmeyeceğini bir kez daha gösterdi.

İkinci yarı başladığında sarı lacivertli taraftarlar ya mücadelenin kaybedileceğini düşünmüştür ya da bir şans golüyle kazanılacağını. Tam olarak şans topu olmasa da olağan bir pozisyondan gol çıkarmasını bildi Hollandalı Dirk Kuyt. Azmi ve mücadelesiyle bir kez daha takımın genç oyuncularına örnek oldu. Takımın en çok koşan adamı oldu.

Şahsen istatistiklere inanmasam da Fenerbahçe’nin şut istatistiklerine bakmakta fayda var. Sezon başından beri oynanan karşılaşmalarda kalesinde 50’nin üzerinde şut gördü sarı lacivertliler. Buna karşılık 20’ye yakın şut gönderdi. Bu istatistik, takımın ne kadar vahim bir halde olduğunu gösteriyor. Dün de farklı değildi, şut açısından. Eskişehirspor, Fenerbahçe kalesine geldiğinde, biraz daha ciddi olsaydı, karşılaşmayı iki farklı üstünlükle bitirebilirdi. O kadar çok ve etkili geldiler, o kadar  iyi oynadılar sarı lacivertliler karşısında...

Takımda iyiye giden bir şeyler yok değil. Emre Belözoğlu, Cristian Baroni ve sol bekte hiçbir varlık gösteremeyen Kadlec’in takımda yer almaması iyiye işaretti. Caner, şu an için en iyi tercih gibi gözüküyor zayıf rakipler karşısında. Soldan bindirme yapması Kadlec ve Hasan Ali’ye göre Caner’in artısı. Orta saha yapısının da böyle olacağını ilk haftadan beri söylüyorduk. Alper, Meireles ve Topal üçlüsü Fenerbahçe’nin orta sahasını oluşturacak. Topal yerine dün sahada hiç de kötü oynamayan Selçuk vardı. Hak ettiği alkışı, iyi ve yürekli oyunuyla aldı.

Ersun Yanal’ın başarılı olacağına inananlardan olduğumu söylemiştim. Takım hiç ışık vermese de, Ersun Hoca’nın bir şekilde takımı istediği şekle sokacağına inanıyorum. O zaman bir klişe ile sonlandıralım: “Kötü oyun, kritik galibiyet.”

20 Ağustos 2013 Salı

Spora 'karışan' faşizm ve R4BIA


Cenk Alaçam

Geçtiğimiz hafta Çarşamba günü, Tuğberk Abik, bu köşede sezon öncesi Fenerbahçesini yazmış, yine umutsuzlukla girilen bir sezonun, Galatasaray'a bir kez daha verilen kupayla başladığını söylemişti. Çok uzak bir geçmişte değil, o günlerde, Tuğberk kadar umutsuz değildim. Peşinen söyleyeyim, Ersun Yanal'ın başarılı olacağını düşünenlerdenim.

2-0 önde götürülen Konyaspor maçının 3-2 nasıl verildiğini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Oyuncu değişiklikleri çok da yanlış değildi, Ersun hocaya buradan yüklenmek olmaz. Ersun hocanın tek eleştirilecek yanı, Salih'i geride, Webo'yu da sağ kanatta kullanması. Cristian Baroni'nin 90 dakika sahada kalması da başka bir eleştirilecek nokta olabilir. Ancak oyuncuların performanslarına bakmakta fayda var. Dünyanın en kötü teknik direktörünü 2-0 önde olan bir takımın başına getirseniz de sahada olan oyuncular o maçı vermemeli. Sahada kim iyi diye sorulacak olsa Mert'ten başka söyleyecek isim yok! Kim koştu, mücadele etti, yoruldu diye sorsak? Hazır olmadıkları için yorulmuşlardır, koştukları için, mücadele ettikleri için değil diye cevap vermek zorunda kalırız.

Mücadele etmiyor, koşmuyor diye Stoch takımdan gönderiliyorsa, Baroni nasıl hala 90 dakika sahada kalabiliyor?

***

Maçın aslında en önemli noktası Emre'nin kazanılan penaltıyı gole çevirmesinden sonraki sevinciydi. Karşılaşma öncesi Mısır bayrakları dağıtan Konyaspor yönetimi, “şeref” tribününde Mursi'ye destek veren atkılarıyla oturanlar derken Emre Belezoğlu gol attıktan sonra R4BIA (Rabia)'ya selamı çaktı. Akıllara, Taksim'e selam veren bir sporcunun alacağı ceza geldi, Emre'nin pohpohlanacağı bir hafta boyunca. Fenerbahçe gurur duysun kendisiyle, dört işaretini yapabilmek için penaltıyı kullanan bir kaptana sahipler. Irkçı ve demokrat bir de.

Diğer yandan, Samsunspor karşılaşmasında dev bir pankart açıldı. Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'a övgülerin olduğu. Yine Konya'da, Genç Fenerbahçeliler, Salzburg maçında, “Tribünde siyaset istemiyoruz” diye bağıranlar, “Mursi'ye selam” pankartı açtılar. Hükümet cephesinin omurgasında değişen bir şey yok.

Belli ki, Haziran Direnişi'nde kol kola direnen kitlelere muhalefeti yasaklamışlar stat içlerinde. Didik didik aradıkları pankartlarda “Hükümet istifa” ibaresini yasaklamışlar, siyaseti değil. Şaşırmadık aslında buna, bunun sinyallerini veriyordu hükümet. Biz de yazıyorduk hemen sol taraftaki satırlara. Baskılara ve yasaklara tribünler boyun eğmeyecek. Bunu her maç gösteriyorlar bizlere. Kendi hukukunu, kendi adaletini uygulayan AKP'den artık korkan, tahammül edebilen yok.

Bitirelim. Süper Lig'in yeni sezonu başladı, oynanan futbola bakınca çok da güzel başlamadı. Ama! Güzellik tribünlerde. Orayı izlemek gerekiyor bu sene!

18 Ağustos 2013 tarihli soL gazetesi'nde çıkan yazımdır.


12 Ağustos 2013 Pazartesi

Sık bakalım!


Bugün bütün gazetelerde Fenerbahçe-Galatasaray derbisi sonrası neler yaşandığı boy boy yazılacak. Kim kırmızı kart gördü, neden gördü? Hakem x pozisyonunda haklı mıydı, haksız mıydı? Oynanan futbol sıkışacak bu tartışmaların arasına. Burada “işte soL'un farkı, bakın bizde skor bile yok” demek istemiyorum. Baskı saatimiz el verseydi, elbette skoru, maçta yaşananları biz de yazardık. Ancak biz farklı şeylere bakardık diyebilirim. Örneğin, eğer atılmışsa, direniş sloganları üzerinde durur, hükümetin korkuyla vereceği cezaları incelerdik, hukuksuzluğu ifşa ederdik. Yarına kalacak.

Taraftarlardan beklentime, birçoğumuzun beklentisine geleyim. Futbol ülkemizde yıllarca şovenizmin, milliyetçiliğin, gericiliğin elinde oyuncak oldu. Dönem dönem taraftarlar buna karşı çıktı ancak tek başına buna karşı çıkmak tabii ki yeterli değildi. Direniş sonrası Türkiye ise çok farklı şeylere gebe. Birçok şeyi değiştirdi direniş. Örneğin, taraftarların direnişe katılımı ile tribünlere uygulanan baskı inanılamayacak derecelerde arttı. Beklenmedik bir şey değil elbette. Yeni sezonda, yıllardır aşina olduğumuz polis şiddetinin birkaç kat üstüne şahit olacağız. Başımıza bela olacak 6222 ve e-bilet de cabası.

Bu korkunun arkasında dünyada örneklerini gördükleri hareketler yatıyor aslında. En yakın örneği Mısır'da gördük. Bir türlü istediğini elde edemeyen Mısır halkının mücadelesinin en ön saflarında Ultras grupları, yani taraftarlar yer alıyordu. Yılların getirdiği çatışma deneyimi ve örgütsüz bir halkın içinde örgütlü hareket etmeleri sayesinde, ilk olarak Tahrir'i ele geçirdiler, ardından Mursi'ye karşı birçok cephede en önde savaştılar. SoL'da yaptığımız bir haberde, görüş aldığımız bir Mısırlı taraftar, “ABD'den kurtulana dek mücadele” diyor, Mursi'yi de devireceklerini söylüyordu, Aralık ayında. Üstünden çok geçmeden, belki de dünyanın en kalabalık eylemleriyle Mursi'yi yolcu ettilerse de, bir kez daha istediklerini alamadılar. Bu da tek bir noktaya işaret ediyor. Siyasi bir öznede örgütlenmek.

Türkiye'de de bu hatadan ders çıkarmak gereklidir. Siyasi bir öznede örgütlenmek bu ölümcül hatadan sıyrılmayı kolaylaştıracaktır. Bu nedenledir ki direniş sırasında örgütsüzlük güzellemeleri, ülkenin ileri gelen liberalleri tarafından sıklıkla, “cici” bir seçenek olarak halka sunulmuştur. Şimdi de tribünleri bu işin içinden çıkarmak istiyorlar. Halkı polisten koruyan örgütlü güçleri denklemden çıkararak bir daha böyle bir kalkışmanın yaşanmasını engellemeye çalışıyorlar ama nafile. Fenerbahçe'nin oynadığı PSV ve Salzburg karşılaşmalarında bunun ters teptiğini gördük. Baskı ve şiddet, halkta ters tepki yaratıyor. Futbolun kurtuluşu tribünlerde, peki ya memleket?

12.08.2013 tarihli soL gazetesinde yayınlanmıştır.


Cenk Alaçam
www.twitter.com/cenkalacam

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Peki ya devlet terörü?


Cenk Alaçam - 05.08.2013 tarihinde soL gazetesindeki köşe.

En küçük basın açıklamasını, halkın örgütlenme yönünde attığı adımı tehdit olarak görmeye başlayan AKP iktidarı, saldırmaktan, yaralamaktan, bastırmaya ve boyun eğdirmeye çalışmaktan vazgeçmiyor. Peşinen söyleyelim; Boyun eğmeyeceğiz.

Sporda ise bu korku ve boyun eğdirme çabası kendini ilk olarak TT Arena açılışında gösterdi. Stat açılışını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sarı kırmızılı taraftarlarca ıslıklanarak protesto edildi. Ardından özürler, “UltrasYandaş”ın teşekkür etmesi gecikmedi elbette. Reyhanlı'da yaşanan olaylardan sonra Fenerbahçe tribünlerinde hep bir ağızdan söylenen “Hükümet istifa” sloganı Haziran Direnişi'nin habercisi konumundaydı. “Bir grup marjinal” Fenerbahçe Stadı'nı o sloganla inletmişti. Üzerinden çok geçmeden, Haziran Direnişi ve taraftar gruplarının katılımı AKP'nin hesap verme korkusunu büyüttü.

Korku büyük olunca, emir de büyük yerden geldi. Çoğu statta e-biletin altyapısı olmamasına rağmen, statlarda yankılanacak olan “Her yer Taksim, her yer direniş” ve “Hükümet istifa” sloganını duymak istemiyordu Padişah ve emri verdi; “İvedi olarak uygulansın!” Uygulanmaya çalışılıyor da.

E-bilet değil elbette tek mesele. 6222'nin muhalif taraftara karşı uygulanacağını, AKP'nin istediği taraftar profiline zaten dokunulmadığını, belki de soL'un ilk çıktığı günden beri söylüyoruz. Bu bağlamda 11 Ağustos günü oynanacak Süper Kupa karşılaşmasını, hem e-bilet hem 6222 hem de Kayseri Emniyeti'nin Ankara'dan aldığı talimat ile güvenlik adı altında uyguladığı/uygulayacağı devlet terörürünü konuşmalı.

Direnişin ilk gününden beri çevik kuvvet ve iktidar için ülkenin bütün statları rövanşın oynanacağı bir ringi andırıyor. Nasıl bir rövanş? Geçmişten birkaç örnek verelim. Beşiktaş-Gençlerbirliği maçında polisin keyfi olarak havaya ateş açarak başlattığı olaylar ya da Fenerbahçe taraftarının Çağlayan Adliyesi önünde bir yıl boyunca dayak yemesi ve ardından gelen “Kadıköy savunması”. Alt liglerdeki polis kalkanı altında oynanan maçlar da cabası. Polisin “dört gözle Beşiktaş maçını beklemesi” de bu rövanşın kanıtı sanırım. Yani bol su, bol gaz ve bol cop taraftarları yeni sezonda bekleyen en büyük yenilik. Bunu başarabilirler, çünkü onlarda insanlıktan bir parça bile kalmış değil. Elhamdürillah orantısız güç, güce tapanlarda, itaat edenlerde.

Bu rövanşın ilk adımını Süper Kupa finalinde görüyoruz/göreceğiz. AKP'nin kale olarak gördüğü şehirlerden birisi Kayseri. İlk olarak finali bu şehire aldılar, eğer tüm biletleri AKP Kayseri ve çevre il örgütleri almadıysa, protesto riskini azaltmak için. Ardından “hakaret içeren” pankartları ve davulları yasakladılar. Hakaret içerip içermediği de stat müdürüne ve tabii ki polise bağlı. “Hükümet istifa” siyasi ve hakaret içeren bir pankartken, “Adam gibi adam” ile başlayan, AKP pankartları stattaki yerini alabilir. Sorumuz şu; Dilimizi ne zaman kesecekler? Nitekim sarı lacivertlilerin PSV ile oynadığı karşılaşma da pankart yoktu, slogan vardı!

Bu rövanş şüphesiz copla, gözaltıyla, biber gazıyla, TOMA'yla olacak. 6222'yi sonuna kadar uygulamaya, muhalifleri “holihan” yaftasıyla statlardan uzak tutmaya çalışacaklar. Boyun eğer miyiz? Peşinen cevabını vermiştik; Boyun eğmeyeceğiz!

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Adaletin bittiği yerde...


Galatasaray’ın Beşiktaş ile İnönü Stadı’nda oynadığı bir maçta çıkan olaylardan sonra Beşiktaş taraftarınca akıllara sokulmuştu “Adaletin bittiği yerde anarşi başlar” sloganı. Hayır anarşizm propagandası falan değil, adaletin sağlanmadığı yerde kitlelerin kendi adaletini uygulayacağı söyleniyor, belki de sahaya atlayan taraftarların hareketleri meşrulaştırılıyordu bu yolla.
Taraftarın sahaya atlaması tabii ki meşru bir eylem değildi ancak adaletin olmadığı yerde normal bir hayatın var olamayacağı, insanların ipleri kendi ellerine almak isteyecekleri de çok yanlış değildi.
12 Mayıs buna bir başka örnek oldu. Kadıköy Savunması olarak akıllarda yer edinen, Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasından sonra çıkan olaylardan bahsediyorum.
Yıl boyunca Çağlayan’da, Silivri’de biber gazlı müdahalelere maruz kalan Fenerbahçe taraftarının, kendi evinde, engelli taraftarların bulunduğu bölüme, “sanayi” tipi biber gazıyla müdahele edilmesi, olayların fitilini ateşlemiş ve adalet uzun zaman önce soyunma odasının yolunu tutmuştu.
Haziran Direnişi’nde de durum farklı değil. Ethem Sarısülük’ün katili A.Ş’nin 24 saat, yakın polis koruması ile aramızda gezdiğini, direnişçilere şiddet uygulayan polislerin hiç bir soruşturmaya konu olmadığını, palalı adamın serbest kaldığını, silahla havaya ateş açan otel sahibine hiç bir işlem yapılmadığını görüyorsak ve bunun karşısına baret, gaz maskesi ve deniz gözlüğü olduğu gerekçesiyle tutuklanan Ali Can’ı koyup, adaletin o muhteşem tartısında karşılaştırınca ağır basan tarafın özgürce dolaşmaya devam ettiğini, suçsuzların ise tutuklandığına şahit oluyorsak, “Adaletin bittiği yerde” diye başlayan cümleler kurmak için çok geç kalmışız demektir.
Mesela Adana Demirspor taraftar grubu Şimşekler, palalı saldırganın serbest bırakılmasından sonra bir açıklama yaptı. Açıklamanın başlığı; “Bize denk gelmeyin, merhamet etmeyeceğiz” idi.
Açıklamada, “Bugüne kadar haksızlık ve şerefsizlik karşısında susmadık, asla susmayacağız. Son günlerde boy gösteren palalılar, silahlılar ve sopalılar bir vatandaşımıza, hele ki bir bayana Adana sokaklarında hakaret ederken, iteklerken ya da daha kötüsü vurmaya teşebbüs ederken denk gelmeyin bize... Merhamet etmeyeceğiz!” dendi.
Bu yazının konusuyla Şimşekler’in açıklaması ne alaka diye sorabilir okur. Öncelikle Ali Can Sünnetçioğlu’nun “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçunu işlediği iddiasıyla tutukladıklarını söylememiz gerekli. Sonra ise adaleti sağlamak yerine iplerini başkalarına vererek onursuz işlere imza atanların aynı suçu işlediğini belirtmeliyiz. Neden? Çünkü bu saatten sonra Şimşekler gibi, adaleti sağlamak için ipleri kendi eline alacak olan birçok insan ortaya çıkacaktır. Bu da halkı kin ve düşmanlığa teşvikten de öte bir suçtur, onu da kapsar.
Ali Can ise rahat olsun, adaletle uzaktan yakından alakası olmayan ancak kendini hukukçu adledenler de hesap verecek. Çünkü bu halk hesap almayı hiç bir zaman unutmadı, sırasını bekledi.

Cenk Alaçam
www.twitter.com/cenkalacam

Bu yazı soL Gazetesi'nin 10.07.2013'de yayınlanmıştır.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Vergilerin futbolcuya dönüştüğü kulüp

Sezonun bitmesiyle transfer çalışmalarına başlayan Kasımpaşa yeni transferleriyle adından bahsettirdi. Proje takımı olarak endüstriyel futbolun en uç noktasını temsil eden Kasımpaşa'da yöneticilerin AKP'yle olan ilişkileri ve devletin yardımları dikkat çekiyor.

3 Haziran 2013 Pazartesi

İstanbul United

Blog güncelliğini yitirdi gibi aslında ama umarım bu fotoğraf güncelliğini yitirmez. Bir de adamsın be Çarşı! Son üç günde yaptıklarını kimse unutmayacak.


27 Mayıs 2013 Pazartesi

'Onun adı Aykut Kocaman'

Aykut Kocaman… 2009’da Aziz Yıldırım tarafından Fenerbahçe futbol şubesi için sportif direktörlüğüne getirildiğinde, henüz bu görevin ne demek olduğunu bilen yoktu. Kendisi de “yaşayarak öğreneceğiz” diyordu zaten. Son maçta Trabzonspor’u yenemeyerek şampiyonluğu kaptırınca Fenerbahçe; yönetim, teknik direktörlük görevini de ona devretti. Sezon içerisinde teknik direktörlük görevini düşünmediğini belirten Kocaman; kimilerince Fenerbahçe sevgisiyle, kimilerince de Daum’un ayağını kaydırararak bu görevi kabul etmek durumunda kaldı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...